23 Ocak 2012 Pazartesi

EFINST İngilizce Dil Okulu ile "Al sevdiğini, uç İngiltere'ye!"

20. yılını kutlayan EFINST İngilizce Dil Okulları harika bir kampanya başlattı. EFINST Dil Okulu, 14 Şubat Sevgililer Günü’ne kadar kayıt yaptıran herkese İngiltere’de 2 haftalık İngilizce eğitimi hediye ediyor. Üstelik bu programlara iki yıl üst üste AB Dil Ödülü kazanan ESP (Özel Amaçlı İş İngilizcesi Programı) da dahil. Yani hem Türkiye’de İngilizce öğreniyorsunuz hem de pratik yapmak için İngiltere’ye bedava gidiyorsunuz. Haberin daha da güzel tarafı, İngiltere’de konaklama ve yeme içmeye de para ödemiyorsunuz.

Ben gidemem, çünkü İstanbul’da yaşamıyorum diyenlere müjde!

EFINST’in e-Learning LIVE! online İngilizce eğitim sistemiyle bire bir canlı online derslerinizi internet üzerinden de yapabiliyorsunuz. Bu sistemle öğretmeninizi canlı canlı ekranınızda görüyor, soru soruyor, sohbet edebiliyorsunuz. Öğretmenin sizin için hazırladığı power point sunumunu kendi ekranınızda görebiliyor, İngilizceye dair tüm sorularınızı özel öğretmeninize sorabiliyorsunuz. Başka kimse olmadan, sadece siz ve öğretmeniniz. Aynı gerçek sınıftaki gibi.

Detaylı bilgi için http://www.efdilokulu.com/al_sevdigini_uc_ingiltereye.html adresini ziyaret edin. Pişman olmayacaksınız.

EFINST’in yakında Facebook ve Twitter üzerinden yapacağı kampanyalardan en önce haberdar olmak için:
http://www.facebook.com/EFINST
http://www.twitter.com/EFINST

Bir bumads advertorial içeriğidir.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Cam Küre

Bazıları kışı çok sever, neden sever anlamam, anlamak da istemem gerçi...
Taptaze çiçek kokularını içine çekip, akşam geç saatlere kadar ışıl ışıl caddelerde arka planda hala müzik varken, hayat hemen bitmezken yürünebilen bir mevsimdir yaz, mavinin daha mavi, güneşin daha parlak olduğu...
Kışın beyazı aldatıcıdır, gözünü boyar, içini üşütür, o beyazlara aldanıp ona doğru koştuğunda ya ayağın kayar ya da çamura bulanırsın.
Kara kış diye boşuna dememiş eskiler.
Karadır çok..
Akşamları çabuk çöker üzerine, ayrılıkları çok uzundur, sabah enerjini emer senin, çıkmak istemezsin yatağından.
***
Çok değil birkaç gün önce bembeyazdı her yer. İlk defa kar yağışından zevk aldım diyebilirim.
İşten çıktığımda hiçbir şey yoktu, kuru bir soğuk vardı ama ısınıyorduk bir şekilde.
O kısıtlı zamanda, kısıtlı mekanlarda, havanın bizi daha da kısıtladığı bir ortamda gidip küçük bir yere sığındık.
Pipetlerimiz bile mavi ve yeşildi.
İşte o gün sevdim ben kar yağışını.
Her şeyin aksiliği, talihsizliği bizi bulur ama şu da bir gerçek ki her şeyin en özeli ve romantizmin zamanlaması da hep bizi bulur.
Kapının önüne çıktığımda bir cam kürenin içindeydim.
Bir sokak lambası sadece yüzleri aydınlatıyordu.
O kadar kısa süre içinde bembeyaz olmuştu her yer. Şaşırdık.
Kürenin dekoru tamamdı, iki porselen bebek vardı içinde birbirine bakan.
Biri küreyi sallıyordu yavaş yavaş, sallandıkça da tepeden beyaz kristaller düşüyordu üzerlerine.
Ve ilginç bir şekilde o tanecikler düşerken aynı film şeridi geçiyordu bibloların arasından.
Arkadan geçen o uzun ağaçlı yollar, geceler, gündüzler, ışıklar, müzikler, şehirler, yağmurlar...
Bu kar ile beraber tüm mevsimler tamamlanmış olmuştu sanki.
Kışın bu halini sevdim ben.
O küreden çıkmak istemedim.
Ama yine, yine yeni yeniden kırılmak zorundaydı ya, kış bu ya işte, yerdeki buzlar kaydırdı küreyi tutanın ayağını, cam kırıldı.
Sular boşaldı yerlere.
Bugünkü yağmur misali.
Yağmur suyu karları temizledi.
Geriye bende hastalık kaldı, boğaz ağrısı, baş ağrısı, bitmeyen üşüme hissi...
İyileşmek istiyorum, bir de baharın gelmesini.
Mart gelsin istiyorum.
Çiçekler açsın, yazın yolunu yapsın istiyorum.
Başka fotoğraflara ağlamak değil de, kendi mutluluğumu fotoğraflamak.
O yüzden yağışları sevmiyorum ben.
Güneş insanıyım.
Bahar çocuğuyum.
Yeşilliklerin güneşi görüp maviye bakması taraftarıyım, gözyaşları ile sulanıp çürümeleri içimi acıtıyor.
Hadi bahar..
Gözüm yollarda kaldı.
Gel artık.

6 Ocak 2012 Cuma

Antalya'dan Notlar

İşte o özlediğim mis gibi Akdeniz havası...
5 dakikada bir mevsim değiştiriyoruz, tıpkı değişen ruh hallerimiz gibi.
Öyle bir yağıyor ki arada o koca palmiyeler yerlere kadar eğiliyor, garip bir kasvetle karışık huzur duygusu kaplıyor. Otelin o kocaman yemyeşil bahçesine çıkıp dansetmek istiyorum yağmurda sırılsıklam olana dek.
Yükseliyor, kabarıyor Akdeniz gri havanın altında ama lobi öylesine sessiz ve ılık ki, karşımda gördüklerim bir hayal sanki.
Gördüklerim bir fırtınanın işareti iken duyduklarım hafif ve dinginleştirici batı müzikleri.
Ne kadar benzedi bu değil mi?
Gördüklerim bende fırtına etkisi yaratırken beni konuştukları ile dinginleştirmeye çalışan bir insan gibi bu Antalya iklimi.
***
Şimdi güneş açtı.
Denizin maviliğinden gözlerimi alamıyorum.
Misafirlerimin gelmesine daha çok var.
Bu anı ölümsüzleştirmeliyim. Yazıyorum. Hiç gitmek istemiyorum buradan. Oteller öylesine ışıltılı ki unutturuyor insana bütün dertlerini.
***
Sabah kahvaltıdan çıkıp lobiye geldiğimde gazetede gözüme çarpan ilk şey- kaçınılmaz olarak- Başbuğ'un tutuklanması oldu. Evet ne alaka şimdi ama belirtmeden geçemedim. Nereye gidiyoruz allahaşkına? Bu adalet dedikleri "şey" durduk yere insanları suçlu durumuna düşürüyorsa ve tutukluluk süresince bile mahkum ediliyorsa herkes, bırakın muhalefet olmayı, zamanında yazdığım yazıları baz alarak kendi adıma bile korkmaya başlarım ben de. Muhalefet olmayı geçtim, sen düşünüyorsun ya bundan öte suç olamaz ve ne olduğunu anlamadan kendini içeride bulabilirsin.
Ordu da gitti ya kulaklarımız kaldı, dikkat edelim. Ne diyelim?
***
Değişik bir gün.
Hollanda futbol takımı ile aynı otelde kalıyoruz. Dünya umurlarında olmayan adamlar hepsi. Gelip selam veriyorlar, konuşuyorlar. Böyle bir enerji görmedim.
Her işimiz ayrı bir macera.
Bu tatlı koşturmayı geçtim, güneşin dalgalara vuruşu gerçekten paha biçilemez.
Maviye olan özlemimi bu şekilde dindirmeye çalışıyorum ben de.
Tam bir mavi aşığıyım, tekrar söylememe gerek var mı?
***
Son olarak İran'a sesleniyorum, sevgili Oğuz buraya geldiğinde elimden çekeceğin var, hala okuyorsan yazılarımı, selam ederim. Genel aflar bizi bağlamıyor, mesajımın cevabını buradan herkesle paylaşarak vermek isterim. Öptüm şekerim.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Ters Etki

Ne dilersem tersi oluyor.
Kimi yanımda istesem gidiyor, nerede bulunmak istemesem orada oluyorum sürekli.
Mutlu olmak istedikçe içimi kemiren dalga daha da şiddetleniyor.
O yüzden bu gece yola çıkarken başıma bir iş gelmemesini diliyorum, kaza falan yapmayalım. Hani belki olur da tersi olur, fena mı olur..
***
Üzüntü, öfke ile birleştiği zaman, zehirden daha acı bir tat bırakıyor insanda. Yavaş yavaş hücrelerine işliyor, içten içe eritiyor, çürütüyor seni. Ve sen hiçbir şey yapamıyorsun.
Sürekli nefes almak zorundasın.
***
İnsanlar beklerler, umutları varsa... Bir hedefin, amacın biraz da ümidin varsa beklersin hem de seve seve.
Yalnız kalmak da koymaz böyle olunca durum.
Ama aptal yerine konma duygusu yok mu, işte bir kere kendinden nefret ettiğin zaman, o hiçbir yerde bırakıp gidemediğin kendini de götürmek zorundasın ve buna katlanamıyorsun.
***
Gözlerinin içine bakıp söylenen her şeye inanırsın.
Daha sonra inandığın her cümle için 'o zamanlar o kadar değildi, tabii ki öyle diyecektim, ama şimdi doğru söylüyorum' denmesine rağmen inanmakta ısrar edersin.
***
Boşu boşuna, sonu olmayacak bir şey için uzatmaz kimse dersin, gerçektir dersin içten içe, oysa her seferinde yeni bir bahane çıkmıştır karşına, ısrarla iyi düşünmeye çalışmışsındır.
***
Sözde beş dakika görebilmek için her şeyi yapabilecek insanlar seni tam beş ay görmemeyi sorun haline bile getirmezler. Sen gidebilirsin. O izin verir.
***
Zora gelince kaçmak böyle bir şey olsa gerek. Karşı tarafı pes ettirmenin değişik yolları vardır. Tüm zorlukları önüne bahane olarak sunuyorsan ve o hala yanında olmayı kabul ediyorsa artık kullanacağın tek silah kalmıştır.
Bu da karşındakinin sevgisini kullanmak! Sevildiğini ve paylaşılamadığını biliyorsan, onun bu dayanamayacağı zayıf noktasını acıtırsın, istemediği şeyleri yaparsın. Böylece karşı taraf susar. Çekilir. Çaresiz kalır.
Böylece giden de o olur, karar da onundur nasılsa, bunu o istemiştir. Her şeyin suçlusu odur. İnanma suçu işlemiştir, cezasını da çeker.
***
Tek bir şeye cevap bulamıyorum.
Neden?
Neden ben?
Hiçbir şeyi takmayan, kolay unutan, kolay tüketen ve sevemeyen milyonlarca insan varken neden ben?
Ego mu tatmin ediyor birini acıtmak?
Anneyi bu işe alet etmek neden?
Alınmayacak sorumluluklar için bu kadar derinleşmek neden?
Bitiremeyeceğin şeyler hakkında bitmiş gibi konuşmak neden?
Başından bildiğin sorunları aylarca saklamak neden?
Neden?
ve neden ben?

1 Ocak 2012 Pazar

Bir

Koskoca bir yılın ilk günü.
Sanki kocaman, umut doluymuş gibi, gerçekten bembeyaz bir sayfa açacakmışız gibi, sanki iki gün öncesinden farklı olacakmış gibi...
Hayal kurmak için yeni bir bahane gerekliydi, bu yüzden de yeni yıla girdik.
Yanlış yapmama, çok çalışma, yalan söylememe ve olmaman gereken yerlerde durmama gibi kararlar aldım ya daha ilk günden uygulamamaya başladım bile.
Ama yarın pazartesi...
Herkes evine, hayatına geri dönüş yapıyor artık.
Yeni yılın getirdiği en güzel şey ne biliyor musun, bir yıl daha götürmesi senden.
Bir yıl daha yaşlandığını hissettiğinde artık umutlarla değil de gerçeklerle yaşaman gerektiğini farkettirmesi aslında.
İnsan hep geri dönüp baktığında farkeder ya neleri kaybettiğini, içindeyken anlamazsın hani, kördür gözlerin..
Şimdi geri dönüp baktığımda, hatta çok değil birkaç saat öncesine bile döndüğümde, hep aynı hissi yaşıyorum.
Çok güzel rüyalar görüp görüp uyanıyorum.
Uyandığımda yalnızım.
Evde yatağımdan kalkıyorum, anneme günaydın diyorum her sabah.
Sonra işime gidiyorum.
Yani yalnızım hep aslında.
İşte bu yıla bunun farkındalığı ile giriyorum, hayatımda değişen tek şey bu.
O yüzden de kararlar alıyorum.
Gerçek olmayan rüyalar içinde bulunmama kararı aldım.
Gerçekse zaten ben oradayımdır, orada olacağım.
Güzel rüyalar görmek uğruna her sabaha yalnız uyanacaksam, bir kere bunun rüya olduğu gerçeği ile yüzleşirim ve gerçek hayatıma dönerim çok daha iyi.
O zaman hiçbir hayalet bu kadar canımı acıtamaz.
Herkese gerçekten sağlıklı, huzurlu, mutlu, paralı, başarılı bir yıl diliyorum.
Kendi adıma dilediğim tek şey özlemsizlik.
Tek isteğim bu.
Mutlu yıllar.

30 Aralık 2011 Cuma

2011 muhteşem finali

2011 yılı, öncelikle Allah belanı versin bir an önce sie ol git.
Yazdıklarım içine oturmuş olmalı ki son gününde patlattın beni.
***
En yakın arkadaşım öldüğünde şaka yaptığını sanıp kızmıştım. Çok esprili bir çocuktu, karikatürleri yayınlanırdı, profesyonel mizahçı olma yolunda ilerliyordu. Ah benim canım İso'm... Nasıl özledim seni, şu an telefona sarılıp ağlaya ağlaya yine kafanı şişirmek isterdim. Gülerdik be sonra. Gülerdik değil mi olm? Hani beni Eskişehir'e çağırıp duruyordun ya hep işim oluyordu.
Şimdi çağırsana yine. Hı? Bu sefer işim yok gelebilirim bak yanına.
Sen gittiğin zaman eşek şakası derler buna demiştim, ta ki gazetelerde ölüm haberini görene dek...
Bünyem reddetti uzun süre, geri dönmesini de bekledik hepimiz.
Dönmedi.

***
O zamanlar yanımda olan bir şahıs bana sarılıp, üzülme demişti. Ben nasılsa hep yanındayım. Ölenle ölünmüyor, ama kendini böyle yıpratamazsın. Bizi çok güzel günler bekliyor diye diye avutmuştu bir nebze.
***
Ama şerefsizlik denen özellik demir gibidir, soğuktur ve bazı bünyelere işlemiştir. Ben de doğuştan alnıma konulmuş bir mıknatıs olduğu için buz gibi demirlere yapışırım hep.
***
Söz verenlerden çok korkarım ben. Korktuğum da hep başıma gelir.
Çocukluktan kalma bir şey olsa gerek...
Baban bile sana sözlerini tutmazsa kim tutabilir ki...
***
Bir acıyı biri avutur, sonra çeker gider. Sen acı çekerken başka biri yaralarını saracakmış gibi yapar. Seni alır yükseğe çıkarır, çıkarır. O kadar yükseğe çıkarsın ki seni aşağı ittiğinde çakılma şiddetin artar ve ölmen kaçınılmaz olur. Hiç bırakmayacakmış gibi sarıp sarmalar, sonra gitmene izin verir.
Zora gelince kaçmak bile denmez buna, küçücük bir taviz bile vermemek denir.
Çöp kadar değerin yok denir.
***
'Ben gidiyorum' dersin çaresiz kaldığın zaman.
Hiçbir soruya cevap alamazsın.
Hiçbir beklentin gerçekleşmez.
Yine de içinde küçük bir umut sana 'gitme' denilmesini bekler.
Ama sen sadece yok olarak işleri kolaylaştırırsın.
Kimse sana gitme demez.
İnsanların vicdanın bile tercihi vardır.
Ya birine kıyılır ya birine kıyılır.
Sen hep kıyılan taraf olursun.
Boşuna ağlarsın, boşuna beklersin.
Hep aklıma o sahne geliyor.
"-Bihter!
 - Canım…
 - Eve geliyorum yanına geliyorum.
 - Biliyordum…
 - Ben gelene kadar sakın bir delilik yapma sakın bir şey söyleme amcama. Annenle konuştum nolursun hayatımızı mahvetme Bihter nolur her şeyi mahvetme…
 - Peki.
***
 -Bihter amcam gelmiş Beşir’in yanında ona bir şey söylemedin değil mi?
 - Söylemedim.
 - Bihter lütfen aç kapıyı!
***
 -Nihali terk edemeyeceğin için beni terk ediyorsun o ölmesin diye beni öldürüyorsun.
 - Bihter…
 - Niye ben?
 - Bihter bırak o silahı lütfen.
 - Nihal tek nefeste sönüverecek bir çiçek peki ya Bihter?
 - Bihter nolur bırak o silahı.
***
 -Bu kapı açıldığında senin içinde bitmeyecek mi her şey? Ben bu kapı açıldığında da öleceğim Behlül. Benin ölmemi istiyor musun? Beni kaybetmeyi göze alabiliyor musun?
 - Hayır…
 - Beni… Beni… Beni beni Bihterini!
***
Böylece bekleme vaadiyle bir Bihter bitmiş olur.
Bihterler ölür.
Geride bir tek kolyeler kalır.
***
Bazı vicdanlar seçicidir.
Tek yönlü çalışır.
Yıkımlara sebep olurlar. Hiçbir şey yapmazlar. Ama hep rahattır o vicdanlar.
***
Birini sevmemek, bir gece bir yere gitmeyi koca bir hayata tercih etmektir.
Bunu anlayınca bitersin.
Tıpkı yalanlara inandığını anlayınca bittiğin gibi...
***
Hiç affetmeyeceğim.

27 Aralık 2011 Salı

yazmadım, okumayın

Bugün canım bir şeyler yazmak istedi.
Dönüp kendime baktım.
Bir de ne göreyim.
Ruhum ölmüş.
Ağlamadım.
Şöyle bi güldüm.
Hayata dair hiçbir şey hissetmiyorum resmen.
Ölmüş duygularım.
Malzeme bulamadım.
Zaten boşver ya..
Yapanın da eline sağlık.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Güle Güle Şekerim

Tek rakamları sevmem zaten, bit ve git artık. Uğursuz bir yıldın sen.
Gelişin ayrı stresti, gidişin güzel olacak.
Bit ve git 2011.
Sen eşyalarını toplayıp giderken ben de şu köşede oyalanıyorum, bakmıyorum sana.
Son rollerini de oyna, son gıcıklıklarını yap.
Sen hazırlanırken ben de salonumuza ağacımı koyup kutudan süslerini çıkarıyorum. Çok şirin olacak, onunla uğraşacağım bir süre.
Tepesine de kendimi koyacağım, o pırıl pırıl ama yalnız kocaman yıldızı.
Çok göz alıcı değil mi?
Baktıkça bakasın gelir ona.
O da orada öyle durmaktan mutlu mudur acaba?
Her neyse, bu onun sorunu... Nasılsa ben bu yıl ağacımı annemlere emanet edip İzmir'e gideceğim.
Bunları neden anlatıyorum biliyor musun sevgili 2011, sen şimdi çekip gidiyorsun ya, sana nispet yapmak için yazıyorum.
Beni artık yalnız bırakamayacaksın.
Biliyor musun ben o yılbaşı partisinde çok eğleneceğim.
Çünkü o kadar kalabalık olacak ki arkadaşlarım beni yalnız bırakmayacaklar. Hediyemi açarken gözlerim dolmayacak bu sene.
Çünkü sen gidiyorsun.
Gidişinin ilk günü taptaze bir Ege havasına uyanacağım. Belki de uyanmayacağım, hiç uyumayabilirim çünkü.
Bunu şimdi düşünemem.
Sen şimdi gidiyorsun ya 2011, benim gözlerimdeki perdeler de kalkıyor.
Ertelemiyorum artık.
Biliyor musun bu akşam ağacımla beraber yeni kitabımın da tohumlarını ektim.
Onu yeni yılda yazıp bitireceğim sana inat.
Ve biliyor musun, artık kimseye yalan söylemeyeceğim. Sen bütün şeytanlarınla beraber defolup giderken ben yine eski karakterime bürüneceğim ve yeni yıla ilk gözümü açtığımda "oh be kabusmuş" diyeceğim arkandan.
Ağacın alt tarafına süzülüp diğer rengarenk ışıl ışıl süslerin arasına karışacağım ve herkes gibi olacağım ben de.
En tepede yalnız ve düşme tehlikesi olan yıldızı oynamayacağım.
Ve evet sevimsiz 2011, sen süregelirken etrafa saçtığım tavizleri birer birer geri toplayıp ceplerime dolduracağım, böylece yeni yıla o kendine saygısını yitirmemiş ben olarak gireceğim.
Sen güvensizliğin yılıydın.
Senin adın "yalan"dı.
Ama şimdi öyle mi?
Sen gidiyorsun, sayılı günün kaldı, ama ben buradayım, ailem burada, arkadaşlarım da...
Bana zarar veremeyeceksin artık.
Senin defterinin son sayfalarına gayet de gelişigüzel yazıyorum. Silgimi almıştın bu sene ya benden, karalamalar sana hatıram olsun.
Senden de bana hatıra kalan bir ders olsun.
O kadar özenerek yazacağım ki yeni deftere, silgimi alanlar olursa bile farketmeyeceğim, çünkü her satırı özenle yazılmış olacak.
Kendime söz veriyorum.
Herkes duysun.
Sen de duy.
Duydun mu? O zaman güle güle şekerim...

18 Aralık 2011 Pazar

1+1=0

Matematiği oldum olası sevmedim, sevmediğim için uğraşmadım, uğraşmadığım için hiç doğru sonuçlara ulaşamadım.
Sayı saymayı çocukken de sevmezmişim, şimdi olduğu gibi.
Şimdiye dek ne sınav notlarımı hesaplayabildim, ne para hesabı yapabildim, ne tartıda tahmini ya da hedefi tutturabildim.
Telefon numaralarını aklımda tutamadım.
Ya da bana verilen sayılara göre hareket edip yanıldım hep.
***
Beynim küçükmüş ya ondan herhalde, ömrünün bütün dakikalarını bana ayırabilecek kadar çok sevdiğini söyleyen, hatta neden beni bu kadar sevdiğini bilmeyen bir insanın bana bir dakikasını bile ayıramıyor olması benim küçük kafamdaki matematik hesaplarına hiç ama hiç uymuyor.
Ya bu insan ölü olmalı, ya da sevmiyor olmalı, başka bir şey gelmiyor aklıma.
***
Bir yağmurlu bir de rüzgarlı günü toplarsak iki gün yapar değil mi matematik kurallarına göre.
Ama ben bu rakama ulaşamıyorum.
Dedim ya matematiğim zayıf.
Coğrafya ile karıştırdım bu kez de sanırım.
Şehir sırılsıklam olmuşken,çok şık bir balkondan gecenin ışıklarını izlemek, özlem gidermek, büyülenmek aslında bir gün değil bir yıl gibi ama gel gör ki o yağmur o günün kahramanını alıp götürdüğü için gün sonu sıfırlanmış oluyorum ben yine.
Artı bir kısmına gelince, daha da yükseğe çıkıp, hasta olacağını bile bile, saatlerin geçmesine inat, o şiddetli rüzgara karşı oturmak, dünyayı tepeden seyretmek, sonra da sıcak bir yere kaçıp sarılmaya doyamamak tüm enerjini yükseltip sevgine sevgi katmışken, o sıcak yerden çıktığında rüzgarın onu alıp götürmesi yine sıfırlamış oldu beni.
İki günü topladım işte.
Cuma ve cumartesi sonunda böyle bir pazara geldik.
O iki günü biz yaşamadık sanki.
Her şey yok oldu.
Yanında kimse yok, yalnızsın.
Sana harcanacak öyle bir dakika falan da yok, inanmışsın.
İki gecedir parlayan şehrin ışıkları sönmüş, elektrik gitmiş, senin enerjinle beraber...
Cuma+cumartesi=pazar
Ben+o= sadece ben
1+1=0
sözler+sözler=gerçekler
Dönüp dönüp hesaplıyorum yeniden, hep aynı şeye ulaşıyorum.
Dedim ya, matematiğim kötü ondandır herhalde.
Bilemedim.

16 Aralık 2011 Cuma

Sevgili Murphy

Unutturmuştun kendini bir süredir, bugün öyle bir geri geldin ki o her daim dalga geçtiğim, dilimden düşürmediğim ve hakkında geyik yaptığım kuralların içime işledi.
***
Arkadaşım, bir haftadır çantamda şemsiye taşıyorum bir damla yağmadı, sabah güneşini görünce yükümü hafifleteyim dedim, demez olaydım.
Yağmur başladıktan sonra akabinde fırtına çıkmasına hiç girmek istemiyorum çünkü akşam şirket yemeği var ve o saçlar yapılacak, sen bozacaksın. İyisi mi konuya girmemek.. Ağzımızı bozmaya hiç gerek yok.
***
Akşamki yemeğe gelirsem, onu da dün ofisten çıkmadan önce son dakikada öğrenmem ve barışmamın kucaklaşmasını iple çekerken o ipin elimde kalmasına varıyorum yine.
***
Bir yaptın pir yaptın canım Murphy.
Aman Murphy canım Murphy.


***
Tüm etkinliklerin, sürprizlerin, doğumgünlerinin ve yılbaşının olduğu dönemde iflas bayraklarını çekmek üzere olmam da üstüne tüy dikti.
Sana inandığım için falan placebo etkisi mi yapıyorsun anlamadım ki...
***
Neyse ben çıkıyorum artık, hazırlanmam lazım. Trafik sıkışır mı dersin?
Ha bir de akşam deprem falan olmaz değil mi?

14 Aralık 2011 Çarşamba

requiem

Şunu anladım ki ağlasan da zırlasan da kendini yerden yere atsan da ne hayatın değişiyor ne de birinin umrunda oluyorsun.
Birini mutlu etmek için planlar yaparken, sürpriz hazırlıkları ile uğraşırken, kendini tek bir noktaya kilitlemişken bir de bakarsın ki o hayatını normal bir şekilde yaşamaya devam ediyor.
Önceleri üzüldüğünü hissettiğinde seni rahatlatırken, bir şekilde yanında olmaya çalışırken bir de bakıyorsun ki artık her an görüşmek zorunda olmadığınızı düşünmeye başlamış.
Sana söylenen ve yazılanlar sen pozitif olduğun, safa yattığın ve körü körüne inanıp beklediğin zamanlarda iyi, özlemekten şikayet ettiğin zamanlarda buz gibi oluyor.
İçten gelmiyor, her şey misilleme.
Uyuyan güzel masalına döndü benimki aslında.
Bir elma ısırdım, zehirli bir elma.
Uykuya daldım.
Uyandırılacağım sandım.
Şimdi ise uyumak için başka uğraşlar veriyorum.
Artık olmayacak dualar etmiyorum da, Allahım ne olur uykum sonsuz olsun diye dua ediyorum.
Bunu gerçekten istiyorum.
Çok istiyorum.
Uyumak ve hiç uyanmamak.
Daha fazla günah işlemeden...
Kendim yapmasam bunu işte, ona yalvarıyorum.
Lütfen Allah'ım..
Lütfen.
Related Posts with Thumbnails